Kadının Kendisi Olması

Güncelleme tarihi: 1 Kas 2020



kadinin kendisi olmasi2
.pdf
Download PDF • 852KB




Neden “Kadının Kendisi Olması”? Aslında kitabın ismi, “İnsanın Kendisi Olması” olmalıydı. Zira insanın kendisi olup olmadığını sorgulamak daha doğru olurdu. Ne yazık ki insan, “kendisi” midir, kendisi değil midir? Konusu, tartışılması gereken bir konudur. Bilindiği gibi insanı “insan” yapan, tek başına fizyolojik yapısı değildir. Bunun yanı sıra aynı zamanda sahip olduğu değerlerdir. İnsanlık tarihinin bu zaman kesitinde sahip olunan değerler açısından bakıldığında, insanın; insanı, insan yapan değerlere sahip olduğunu söylemek pek de mümkün değildir. Az da olsa, “insan” olma değerlerine sahip kimselerin varlığı, insanın, değerler yönüyle insan olup olmadığını tartışmamıza engel değildir. İnsanın diğer cinsi olan kadın ise insani koşullar açısından hem insanlıktan, hem yaşamdan soyutlanmış durumdadır. Kadının içinde bulunduğu durumu sorgulamak adına kitabımıza, “İnsanın Kendisi Olması” ismi yerine, “Kadının Kendisi Olması” ismini vermeyi daha doğru bulduk. Böylelikle kadının karşı karşıya kaldığı psikolojik şiddeti, baskı ve yoksunluğu dillendirmeyi ön plana çıkarmak istedik.

Şu hususun çok iyi bilinmelidir ki: İnsanın “kendisi olamaması” ve kadının ayrıca yaradılışsal haklarından yoksun bırakılması sorunu, büyük oranda erkek kaynaklıdır. Zira insanlık tarihinde belirleyici aktör hep erkek olmuştur. Yaradılışsal niteliklerinden, diğer bir söylemle “fıtratından” uzaklaşan erkek, sahip olduğu gücü kullanarak insanlık tarihî boyunca, “kadının kendisi olması” hakkını gasp etmiş; kadının, “kendisi olabilme” koşullarını imkansız denecek oranda zorlaştırmıştır. Kadının kendisi olamayışı, yaradılışsal niteliklerine uygun bir yaşama sahip olmayışı insanlık türü için büyük bir kayıptır. Bu kayıp, yalnızca kadının değil; toplumun da erkeğin de kaybıdır. Bu kaybın giderilmesi ve kadının kendisini “insan olarak” gerçekleştirmesi için yaradılışına uygun bir yaşam imkânına kavuşması gerekmektedir. Bunun için de öncelikle “erkek egemen zihniyet” engelini aşması gerekmektedir. Bütün canlı türleri için geçerli olan bir gerçek vardır: Canlılar, yaşadıkları ortam ne denli yaradılış özelliklerine uygun olursa, o denli sağlam, kaliteli ve sağlıklı olurlar. Bir canlı türü olarak insan, insanlık tarihî boyunca, genellikle yaradılış özelliklerine uygun olmayan bir yol tuttuğundan, varlığını doğasına aykırı bir yaşam içinde sürdürmek zorunda kalmıştır. Doğasına özgü olmayan bir hayatı yaşayan insan, bunun neticesinde kendisini değerli kılan insani değerlerini büyük oranda yitirmiştir. Bu canlı türleri içinde yalnızca insana özgü bir trajedidir. İlginç olan şey ise bunun nedeninin de sorumlusunun da insanın kendisi olmasıdır: İnsan, yaradılış özelliklerine, diğer bir deyimle fıtratına uygun yaşamayı gerçekleştiremediğinden bu durumdadır. Yeryüzünün en değerli varlığı olarak yaratılan insan, fıtratına uygun yaşasaydı, bugün içinde bulunduğu sorunların birçoğunu yaşamak zorunda kalmazdı. “Sevgi” bütün bir yeryüzüne egemen olurdu. Başta insan sevgisi olmak üzere doğa sevgisi, hayvan sevgisi vs. Her yer ve her şey sevgiyle şekillenirdi. İnsana dair her eylem sevgiden beslenirdi. İnsan ve yaşam için en önemli erdemlerden birisi olan sevgi merhametin, kardeşliğin, barışın, huzurun ana kaynağıdır. Kendi fıtratından uzak düşen insan, bu ana kaynaktan beslenme imkânını yitirdiği için büyük oranda bencilleşerek, acımasızlaşarak, dokunabildiği her şeyin yaşamını özürlü ve sorunlu hale getirdi, güzelliğini yok etti. Sonuç olarak yeryüzü insanın zindanı oldu. İnsan, varlığını ve yaşamını sürdürmek için “muhtaç” bir varlık olarak yaratılmıştır. İhtiyaç duyduğu şeyleri, kendi dışından temin etmek zorundadır. Bu zorunluluk, onu doğayla, hayatla ve kendi türüyle iç içe yaşamak; dışındaki dünyayla ilişki kurmak zorunda bırakmaktadır. İnsanın; ruhsal, bedensel, zihinsel, maddi ve manevi birçok şeye ihtiyacı bulunmaktadır. Bu ihtiyaçlar doğru şeylerle ve doğru şekilde karşılanmadığı takdirde, kişiliği olumsuz etkilenmekte ve üzerinde yaratıldığı değerlerin kaybolmasına neden olmaktadır. Günümüzde yaradılışsal ihtiyaçları doğru yoldan ve gerektiği kadar karşılanmadığı için bütün ilişkilerinde sorun üreten, dokunduğu her şeyi kirleten bir insan tipi ile karşı karşıyayız. İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlar yumağında kadın erkekten çok daha büyük sorunlar yaşamaktadır. Zira yaradılışsal özelliklerine uygun bir hayatı yaşaması konusunda ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmesi, erkeğe göre çok daha zordur. 10 Kadının “Kendisi” Olması Kitabımızın, kadın konusunda yazılmış kitaplardan ayırt edici yönü, kadın konusunu, kadının “insan” olduğu bağlamında ele almış olmasıdır. Kadına dair yazılmış kitapların neredeyse tamamı, kadını, cinsiyetçi bir yaklaşımla ele almaktadır. Vahiyden kültüre dönüşmüş bir anlayışı, İslam diye din edinen Müslüman dünyanın ataerkil zihniyeti, kadına bakışını dinleştirmiştir. Bu dinleşmiş bakış, İslam sanıldığından, İslam’ı kadın konusu üzerinden eleştirenlere bolca malzeme vermektedir. Bu kitap, İslam karşıtlarının taraflı ve gerçeği yansıtmayan eleştirine kısmen de olsa yanıt vermeye çalışmaktadır. Kitabın ikici baskısını yapmış olmak sevindirici. Doğrusu konuları ele alışı bağlamında önemli bir çalışma olduğunu düşündüğüm bu eserin, ancak üç yıl sonra ikinci baskısını yapmış olması, hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünmeme neden oldu. Umarım farkına varılır ve hak ettiği ilgiyi görür ve daha nice baskılar yapar. Kitapta yer alan konulara bakış açımızın eleştiriye konu olacağını biliyorum. Hiçbir çalışma eleştiriden muaf değildir. Hiçbir düşüncenin, mutlak doğru olmadığını da, yanlışlarımın olabileceğini de biliyorum. Dileğim, eleştirilerin karalama, suçlama, sataşma yerine, konunun doğru anlaşılmasına katkı sunma amaçlı olması yönündedir.



1.383 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Hangi İslam